Dünyanın en pahalı kongresi İstanbul’a gelir mi?

GSM Kongresi’nden bahsediyorum. Dünya ekonomisinin en hızlı büyüyen sektörün dünya buluşması İstanbul’da olabilir. Çünkü GSMA olarak bilinen GSM Derneği yönetim kurulunda artık bir Türk de bulunuyor.
Turkcell CEO’su Süreyya Ciliv, 2015-2016 döneminde GSMA Yönetim Kurulu’nda Türkiye’yi temsil edecek. Ciliv, 1 Ocak 2015 tarihinden itibaren yeni yönetim kuruluyla görevine başlayacak.
Ciliv, GSMA Yönetim Kurulu’nda yer almanın gurur verici bir görev olduğunu belirterek, Turkcell olarak müşterileri ve ülke için her geçen gün daha iyisini yapma arzusunu taşıdıklarını söyledi.
GSMA, 2006 yılından beri Barselona’da yapılan ve dünyanın en fazla gelir getiren Dünya GSM Kongresi’nin de ev sahipliğini yapıyor.
GSM Kongreleri Barcelona’dan önce Fransa’nın Cannes şehrinde yapılıyordu.
Barselona Belediye Başkanı başta olmak üzere pek çok İspanyol yöneticisi bu kongreyi almak için 7 yıldır uğraştı. Kongre öncesi GSM Fuarı da yapılıyor Barcelona’da. Gelecekte söz sahibi olacak teknolojiler burada sergileniyor ve ilk sunumları yine burada gerçekleştiriliyor.
Kongre sebebiyle 60 bin turist, medya mensubu, uzman buraya geliyor. Eğer 15 yıl önce Türk temsilciler, belediye başkanları ve ilgili diğer kişiler uğraşsaydı, İstanbul’a gelebilirdi.
Dünyada 800’den fazla GSM operatörünü, ilgili yan sektörlerdeki 250’den fazla şirketle bir araya getiren GSMA, 1995 yılından bu yana faaliyet gösteriyor. GSMA Yönetim Kurulu, GSMA Genel Müdürü Anne Bouverot ve 25 mobil operatörün yöneticisi olmak üzere toplam 26 temsilciden oluşuyor.
GSMA, mobil iletişim sektörünün en büyük etkinliklerinden Mobil Dünya Kongresi (GSMA Mobile World Congress) başta olmak üzere birçok zirve ve etkinliğin organizasyonuna da ev sahipliği yapıyor.
Mobil operatör istatistikleri, sektör öngörüleri ve çeşitli raporlar konularında çalışmalar yürüten GSMA, sektörün durumunu özetleyen araştırmalar da yayınlıyor. Referans kabul edilen bu araştırmalarda sektörün şu anki durumuna ışık tutularak geleceğe yönelik politikaların belirlenmesine katkı sağlıyor.
Halen dünyada 3,5 milyar cep telefonu bulunuyor. Üye GSM operatörlerin toplam cirosu 1.1 trilyon dolar olmasına karşılık cep telefonu, enerji, yazılım vs gibi farklı alanlarda oluşturduğu eko sistemin büyüklüğü 8 trilyon doların üzerinde tahmin ediliyor.
Yönetim Kurulunda Türk temsilcinin olması bakalım, Türkiye’ye yansımaları nasıl olacak.

Akıllı cep telefonları geldi, klasik saatler ne oldu?

Dünyada 3,5 milyar cep telefonu var. Cep telefonlarına sahip olanların yarısı artık başka saat kullanmıyor. Üstüne üstlük şimdi de akıllı giyilebilir saatler çıktı.
Dijital dünya, her yere saati yükledi. Tv, buzdolabı, umumi mekanlardaki aletler vs.
Peki, saat sektörü ne yapıyor?
Saat denince akla İsviçre geliyor. Cep telefonları çıkmadan önce Japon Casio Quartz dediğimiz pilli saatleri üreterek piyasanın ivmesini değiştirmişti.
Hafta başında Casio’nun yeni ürünlerinin toplantısında konuşan Ersa Saat Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Ergün, Yeni bir adım atarak radyo sinyalleri ve GPS verilerini buluşturan dünyanın ilk hibrid saatini piyasa sürdüğünü açıkladı.
Casio yılda satışını gerçekleştirdiği 150 milyon saat ile lüks saat pazarından yüzde 17 pay alıyor.
Dünya saat sektörü 60 milyar dolarlık bir pazara sahip. Casio’nun pazardaki payı 3.3 milyar dolar.
Türkiye pazarı; yıllık ithalat hacmi adet bazında 13.5 milyon adet. Tutar bazında 1 milyar dolar. 13.5 milyon adetin 3.5 milyon adeti uluslararası markalı modellerden oluşuyor.
10 milyon adedi ise marka kaygısı taşımayan işporta saatlerden oluşuyor. 3.5 milyon markalı saatin 600 bini Casio markalı saatler oluşuyor.
Türkiye’de toplam kol saati ithalatı 2011’de 13.1 milyon adetken, 2012’de 11.8 milyona gerilemiş, 2013’te 13.3 milyona çıkmış. 2014’ün ilk 5 aylık sonucu ise yine TÜİK rakamlarına göre 2013’ün yüzde 10 gerisinde kalmış.
Klasik saat uzmanlarına göre, GSM operatörlerinden akıllı telefonlarla bluetooth özelliği, cep telefonu pazarlarında da saat satılmasına neden olacak.
Akıllı telefon satan noktalar, telefonla iletişimi sağlayan ürünler de satmak zorunda. Yeni bir satış kanalı oluşması bekleniyor.
İsviçre saat üreticileri de boş durmuyor.
Artık dünyada lüks saatler, bir moda unsuru olarak görülüyor. İsviçre saat sanayi de farklı tanıtım imkanları ile klasik mekanik saat trendlerinin düşmesine mani olmaya çalışıyorlar.
İsviçre 1800 civarında lüks saat markası üretiyor. Bunlardan 26 tanesi piyasayı yönlendiriyor.
Ekim ayında İsviçreli saatçiler yılın saatlerini tanıtan ve ödüllendiren Grand Prix D’Horlogerie Vakfı saatlere dünya turu attırıp Kasım aynda Cenevre’de sergiliyor.
Yılın saati seçilen Breguet, son on yılda 100 saat patenti ile tanınıyor. Son modelinde 6 yeni patent kullanmış. Haliyle İsviçreli saatçiler bütün modellerde altın ve pırlanta maden kullanımının yanı sıra el emeğinin öne çıkarıyor.
Her ne kadar çakma denilen sahte markalı ürünlerin üreticisi Çinliler olsa da, gerçek lüks segmentteki saatlerin yüzde 59,4 oranıyla alıcısı yine Çinliler. Onları yüzde 20,4 ile Rusya ve yüzde 12 ile Hindistan izliyor.
Yeni gelişen bir diğer alan da online satışlar. Çinli tüketiciler ve Swatch Grubu markalarının öncülüğünde, geçen yıl yüzde 7,5 artan bir ivmesi var.
Giyilebilir akıllı giysilerle birlikte, lüks saat segmenti yeni bir açılım kazanması bekleniyor. Yine de klasik mekanik saatlerin tercih nedeni moda, statü sembolü olarak konumunu koruması bekleniyor. Sonuçta dünyanın yeni zenginleri aidiyet araçları istiyor.

Bana cep telefonunu söyle, sana kim olduğunu söyliyeyim

Eskiden borsa, döviz ve altın fiyatlarının sorarlardı. Şimdi yeni akıllı telefon modellerini soruyorlar. Kolay değil 75 milyon nüfuslu Türkiye’de 66 milyon cep telefonu var.
Her yıl 10 milyondan fazla yeni cep telefonu satılıyor ve bunların üçte ikisi akıllı telefonlardan oluşuyor. Buna 40 milyon internet kullanıcısını da ekleyin.
İnternet ve cep telefonaları ile oluşan yeni teknoloji dalgası, hayatın bütün kesimlerini etkilemeye devam ediyor.
Sadece teknolojiyi takip etmek için değil, hayatın farklı kesimlerindeki yansımalarını da bu köşeden sizinle paylaşmak istiyorum. Haliyle yeni model beklentileri, sosyal medyada olanlar, uygulamalar, yerli teknoloji aktörleri de bu köşenin müdavimleri olacak.
Özellikle giyilebilir ürünler gelecekte en çok konuşacağımız yenilikler arasında olacak.
2050 yılında dünya nüfusu 9 milyar civarında olması beklenirken, makinalar arası iletişimde kullanılacak simkart sayısının 50 milyar olması bekleniyor.
Makinalar arası iletişim insanları geçecek.
Aynı şekilde NFC dediğimiz cep telefonu ile ödeme de beş yıl içinde kredi kartı ile ödemelerle boy ölçüşecek bir pazar payına sahip olacak.
2015 yılının diğer önemli konusu da 4G olacak. İhale ve yatırım süreçleriyle birlikte Türkiye’nin en büyük yatırım kalemi durumundaki 4G konusu da takip listemde bulunacak.
Günümüzün vazgeçilmez alanındaki teknolojik gelişmelerini ve bilişim yorumlarını haftada bir sizinle paylaşacağım.

IMG_2818.JPG

Yerli malı mı, dediniz?

Yerli malına artık “Dahilde İşleme Rejimi” desek yeridir. Neyin yerli, neyin yabancı olduğunun izahı zordur.
Kendi kendine yeten 7 devletten biri mottosu 50 yıl öncede kaldı.
Küreselleşme kendimize ait değerleri silerken, dünyanın baskın trendlerini koyuyor.
Yerli malı özlemimiz, önümüzden geçen yabancı otomobilleri gördükçe derinleşiyor. Babayiğit aramamız ondandır.
Yerli otomobil, kendi uçağımız, tank ve tüfeğimiz diye bu liste uzar gider. 100 yıl önce atmamız gereken adımların eksikliği burkar yüreğimizi.
O kadar da karamsar olmamak gerekiyor diye düşünüyorum. Vakıa, başarı hikayelerimiz de vardır.
Dünyanın geldiği noktada kavramların değiştiğini ve yerli malı kavramına yeni anlamlar yüklendiğini görmemiz gerekiyor.
Uniqlo giysi ne kadar Japon, Ikea mobilya ne kadar İsveç, İphone telefon ne kadar Amerikan ise, Adapazarı’ndaki Toyota otomobil de o kadar Türk’tür.
Küreselleşme, üç yapısal değişim getirdi:
. Üretim yerleri değişti. Çin gibi atölye ülkeler batının yüklerini hafifletti.
. Pazar yerlerinde eksen kaydı. Gelişen ülkeler ve tüketici genç nüfus cazibe merkezleri oluuştu.
. Tüketici tipleri dönüştü. Yaşlı yerine genç, yerel yerine markalı tüketici tipi.
Yeni düzende konumunu belirleyen ülkeler pastadan payını alarak gelişmesini sağladı.
Yerli malı iddiamız hep olmalı. Aidiyet duygusu, kendi topraklarına verilen değer ölçüsünde kendini hissettirir.
Almanya elinde akıllı cep telefonu teknolojisi olmadığı için mi bu alana girmiyor? Stratejik tercihte bulunuyor.
İngiltere, 2050 yılına kadar bütün üretim alanlarından çekileceğini ve ülkenin sadece hizmet ve ticaretle ilgili olacağını belirlemiş durumda.
Bugün Singapur da böyle bir ülkedir. Her ülkenin ayrı vizyonu olmalı.
Bugün en çok dış ticaret açığı verdiğimiz alan enerjidir. ondan sonra ilaç geliyor. Ardından da yüksek teknoloji ile otomobil ve metal sanayi ülkenin birikimlerini g başkalarının eline bırakmamıza sebep oluyor.
Enerji israf eden biri, yerli malı iddiasında bulunmamalı. Maalesef ülke olarak yüzde 30 civarında tasarruf imkanımız varken bunu kullanmıyoruz.
Kamu ve özel ihalelerde yerli malı şartı bile sorun gibi görünen dış ticaret açıklarımızın kaybolması yanında yerli değerlerimizi de dünyaya açma fırsatı verebilir.
Mal ve hizmetlerimize katma değer katmalıyız. Bir ülkenin en büyük değeri markalarıdır. Marka bor, titanyum, altın veya diğer tabii kaynaklardan veya kendi uçağımız, yerli arabamızdan daha değerli bir şeydir.
İhracatta birim fiyatımız 1.4 euro/kilodur. Eğer Almanya birim fiyatına satabilseydik, şimdi 2023 yılı hedeflerini yakalamış olacaktık.
En pahalı ihracat kalemlerimiz Teknoparklarda gerçekleşiyor. Ardından patent ve tasarım ihraç ürünlerimize katma değer katıyor. Ve markalı ürünler ile teşvik edilen sektörler onu takip ediyor.
Teknoparkları öne çıkaran, yazılım sanayiidir. Bunun için de yüksek teknolojiye, dev bütçeli yatırımlara gerek yok. İnsan kaynağı yetiyor.
Sonuçta yerli malı dediğiniz bu insanların ürettiğinden, tasarladığından, yazıp çizdiğinden ve ambalajladığından ibaret.
Bunu da en çok “dahilde işleme rejimi” ifadesi anlatıyor. Onu da iyi yapamıyoruz maalesef.

240 milyon kutu çikolata…

Kim 240 milyon kutu çikolataya hayır diyebilir…
Ama konumuz çikolata değil, acı bir gerçeğe değineceğim.
Konumuz trafik kazaları. Çünkü yılda 1,3 milyon insan yol kazalarında ölüyor. İş bu kadarla da kalmıyor. Her yıl 50 milyon civarındaki trafik kazasında milyonlarca yaralı ve sakatlık meydana gelirken yüz milyarlarca dolar maddi kayıp oluşuyor.
Peki, kutu kutu çikolatalarla konumuzun ilgisi ne?
İş kazalarının üçte biri yollarda oluyor. Daha da kötüsü ölümcül iş kazalarının yüzde 60’ı yollarda meydana geliyor. Bizim trafik kazası dediğimiz dramların onda biri, herhangi bir şirket çalışanın iş takibi sebebiyle trafikte seyretmesi esnasında yaşanıyor.
Şirketler iş süreçlerini düzeltme yönünde attıkları adımları şirket bilançolarına artı değer olarak eklenirken, ülkedeki trafik kazalarının da azalmasına sebep oluyor.
Konunun en somut örneklerinden biri Nestle’de gerçekleşti.
Dünyanın en önemli çikolata firmalarından Nestle, iş kazalarını önlemek için yürüttüğü proje ile 240 milyon Kitkat çikolata tasarruf elde edecek bir değer oluşturdu.
Benzeri bir uygulamayı British Telecom da gerçekleştirmiş.
10 yıllık iş kazalarını önleme sürecinde, 1 milyon telefon hattı kuracak bir maliyeti tasarruf etmiş. Bir diğer ifadeyle iş kazaları sayısını yüzde 47 azaltırken, maddi olarak da 225 milyon pound bir maddi kazanç sağlamış.
Lojistik şirketi TNT de 2007 – 2010 yılları arasında benzeri bir çalışmayla iş kazalarını yüzde 20 azaltmayı başarmış.
Kazalara modern bakış açısı şudur: Eğer önlenebiliyorsa kaza denemez.
Mapfre Vakfı (Fundacion), kazalarda beklenmediklik ihtimali yoktur, diyor. Vakıf, Mapfre Genel Sigortanı’nın sosyal sorumluluk kuruluşu ve dünyanın dört bir tarafında yol güvenliği konusunda seminerler düzenliyor. Önceki ay Türkiye’de de benzeri bir seminer düzenledi ama medya pek görmedi.
Evet, sıfır kaza mümkündür. İster trafikte, isterse işyerinde olsun…
Araştırmalara göre, iş kazalarının yüzde 98 oranında önlenebilir. Eğer önleyemiyorsak, suçluyuz demektir.
Bengladeş’teki giyim fabrikalarındaki yangınlar sonucu batılı alımcılar Temiz Giyim Kampanyası başlattı. Buna göre, fabrikalar “sıfır yangın* garantisi verirse, giyimleri alıp satacaklardı. Ve bu gerçekleşti.
Bu bizim de derdimiz olmalı. Çünkü; ortalama her gün 170 iş kazasının olduğu, 4 çalışanın yaşamını yitirdiği ve 4-5 çalışanın iş kazası sonucu iş göremez hale geldiği bir ülkede yaşıyoruz.
Dünya Sağlık Teşkilatı rapolarına göre, her gün 11 ölümlü kazanın olduğu bir fecaatla karşı karşıyayız.
Aslında dünyada trafik kazaları azalan bir trend izliyor. Dünya yapıyorsa biz de başarmalıyız.
Mesela, 2000 yılında Avrupa genelinde 50 bin ölümlü trafik kazası sayısı, 2013 yılında 25 bin ölüm sayısına inmiş görünüyor.
Avrupa Yol Güvenliği Konseyi, 2020 yılına kadar bu rakamları yüzde 50 daha iyileştirmeyi hedefliyor.
Kazaların oluşumundaki faktörler şöyle sıralanıyor: İnsan, yol ve araç. Şirketler de insanı merkez alan bir eğitim süreci takip etmeliler.
İyi sürüş teknikleri açısından eğitimin yanı sıra ilaç, içki ve stres yönetimi başarı sağlamada birincil etki oluşturuyor.
Maalesef, Türkiye’de 2 milyon 700 bin çalışanın iş güvenliği eğitimlerinde eksiklik var.
Biraz daha duyarlılık lütfen!.. Cana ve mala zarar vermemek elimizde ve buna fırsat vermeyelim!

İş Dünyası G20’den ne bekliyor?

İş dünyasında hummalı bir çalışma var. 2015’deki dev zirveye yani G20’ye hazırlanıyorlar.
En güçlü siyasi liderleri bir araya getiren G20 zirvesi 2015 yılında Türkiye’de gerçekleştirilecek. 1 Aralık itibariyle de Avustralya’dan görevi devraldık.
G20’yi anlatmak için şu kriterler kullanılıyor. Dünya nüfusunun üçte ikisini temsil eden bu 20 ülke dünya ekonomik gücünün yüzde 85’ini elinde tutuyor.
Haliyle bu zirvede alınacak bütün kararlar, bütün ülkeleri, zincirleme olarak bütün sektörleri ve toplumun bütün kesimlerini etkileyebilir.
İş dünyası da B20 adıyla biraraya gelip, dünya liderlerini etkilemeyi düşünüyor. En azından zirvede alınacak kararların kendi kararlarıyla bir konsensus oluşmasını sağlamaya çalışıyor.
G20 Türkiye’nin koordinatörlüğü Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’da. İlk toplantılarını müsteşarlar düzeyinde geçen hafta yaptılar. Bu hafta da dünyanın G20 temsilcileriyle bir toplantı gerçekleştirip takvim netleşmiş olacak.
İstanbul’da yapılan ilk B20 toplantısı beklenenin üzerinde işadamlarının katılımıyla gerçekleşti. Ayakta izleyen işadamlarının sayısı epey fazlaydı.
Peki, bu heyecanın sebebi neydi?
B20, zirvenin işadamları ayağını oluşturuyor. Başkanlığında TOBB Başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu bulunuyor.
Bunun yanı sıra L20 adıyla işçileri temsil eden bir yapı da oluşturuldu. Aynı şekilde Think Tank kuruluşlarını için T20 ve gençleri temsil eden de Y20 oluşumları bütün yıl boyunca çalışmalar sürdürecek.
Ali Babacan bu yıl yeni bir teklif sunarak kadınları temsilen de W20 oluşturulmasını önerdi.
Bütün bunlara rağmen işadamlarının gündemi çok yoğun. B20, 6 yıl evvel oluşturulduğunda Avrupa krizin dibindeydi. Yunanistan’ın nasıl kurtarılacağı konuluşuluyordu.
Geçen sürede dertler azalmadı büyüdü.
Hisarcıklıoğlu’nun ifadesiyle; “Beklentiler hızla değişiyor”.
• Küresel olarak sağlam bir büyümeyi sağlanamıyor.
• 10 bin km batımızdaki bir ülkede biri hapşırsa, 10 bin kilometre doğumuzdaki bir ülke hasta oluyor.
• Para bolluğunun biteceği, parasal sıkılaşmanın başlayacağı günleri konuşuyoruz. Ama hiç birimiz bunun nasıl bir etkisi olacağını kestiremiyoruz.
• Bugün giderek büyüyen şehirlerimize nasıl sığacağımızı kara kara düşünüyoruz.
• Hızla büyüyen orta sınıfın artan tüketim talebi bir yandan hepimizin iştahını kabartıyor, bir yandan da yerkürenin bu talebi nasıl karşılayacağı sorunu hepimizi korkutuyor.
• Eskiden projelerimize finansman bulmak için uğraşırdık, şimdi para da var, proje de. Ama ikisi de birbirine uzaktan bakıyor.
. Sağlıklı bir ekonomi için yılda 3,3 trilyon dolar sadece altyapı yatırımlarına aktarılması gerektiğini belirtiyor.
. İnternet teknolojilerinin bütün sektörleri etkilemeye devam ettiğine dikkat çekiliyor.
Şimdiye kadar G20 ülkeleri zirve bağlamında 1000 ayrı taahhütte bulunmuş. OECD ve IMF bu taahhütler tutulduğu takdirde 2018 yılına kadar dünya ekonomisinde ilave olarak yüzde 2 büyüme yani 2 trilyon dolarlık bir ekonomi oluşacağı düşünüyor.
İş dünyası buna uzak kalamaz.
Bunun için de kamu ve özel sektör birliktelikleri gerekiyor.
Babacan, bu bağlamda Dünya Bankasına bir öneride bulunarak, kamu ve özel sektör birliktelikleriyle ilgili bir standart oluşturulmasını talep etmiş. Böylece spekülasyonlardan uzak olmanın yanı sıra daha fazla yatırım çekmek mümkün olacak.

Yönetim komünist, uygulama kapitalist

İlk yazıma uzaklardan izlenimlerle başlamak istiyorum.
Yener Bey, Vahdet’te yazmamı istediğinde Vietnam gezisi için bavulumu hazırlamıştım. Bir ekonomi yazısına girecek değerlendirmelerimi sizinle paylaşmak istiyorum.
Vietnam savaşı sadece tarih kitaplarında kalmadı, derin izlerini başta kendi vatandaşları ve Amerika olmak üzere bütün dünya insanlarında hatırlatmaya devam ediyor. Yani savaşla ilgili en dramatik onlarca film hep Vietnam’da ve sonrasında geçen konuları işliyor.
Amerika Vietnam’da kaybetti. Hanoi merkezli Kuzeyliler, Saygon merkezli Güneyliler ile birleşti. O günden beri dünyadaki komünist partinin hakim olduğu üç beş devletten biri Vietnam’dır.
Yeni dünyanın tipik bir örneği olan Vietnam, artık dünyanın en ünlü şirketlerinin yatırım üssüdür. Dış ticaret açığı yok. Turizm her yıl yüzde 20 civarında büyürken, genel olarak en hızlı büyüyen üç ülkeden biri durumundadır.
Hanoi’de Büyükelçimiz Ahmet Akif Oktay’ı da ziyaret ettik. Oktay, Türk müteahhitlerin Vietnam’a gelmesini çok arzu ettiğini ama sonuç almadığını söylüyor. Ho Shi Minh (Saygon) ile İstanbul’un kardeş şehir olmasına çalıştıklarını da ekliyor.
Asyanın yükselen değerinde Türk işadamlarının pozisyon alması gerekiyor ama iki ülke arasındaki soğukluk bir türlü giderilememiş.
Niye Vietnam, diye sorabilirsiniz?
Elinizdeki Samsung telefonları Vietnam’da üretiliyor. İphone’nun üreticisi Foxconn’un dev fabrikalarından biri burada. Benim gözüme ilişen fabrikalardan birkaçını saymak isterim: Yamaha, Panasonic, Canon ilk aklıma gelenlerden.
Samsung, sadece 500 milyon dolar değerindeki ürünlerini Vietnam’da üretip Türkiye’ye gönderiyor. Mevcut fabrikalarına ilave olarak şimdi 1 milyar dolarlık yeni yatırım planlıyor..
Canon’un iki fabrikası bulunuyor ve yeni bir fabrika için adım attığı konuşuluyor.
Dünyanın en ünlü tekstil markalarının üretimleri burada gerçekleştiriliyor. Türkiye’den de bazı markalar mont ve kabanlarını burada ürettiriyor. Dünyadaki mont üretimlerinin yüzde 60 civarı bu ülkede yapıldığı tahmin ediliyor.
Peki, yönetimin komünist olduğu bu ülke, kapitalizmin en büyük atölyelerinden biri haline nasıl geldi?
Çin, bütün dünyayı etkiliyor. Çin’de maliyetler artınca diğer Asya ülkeleri yeni üretim üsleri olmaya başladı. Hindistan, Bengaldeş, Endonezya ve Vietnam en cazip ülkeler oldu.
Yatırımları tetikleyen diğer etken de, Güneydoğu Asya ülkeleri arasındaki ASEAN birliğidir.
Vietnam’daki Türk yatırımcılara da kulak verdim. Na Thang ülkenin turizm yatırımm bölgesi haline gelmiş. Türk işadamı Mehmet Kın da burada büyük bir otel yatırımını gerçekleştiriyor.
İzmir’de Lufian fabrikası üretimini Vietnam’a kaydırmıştı. Sahipleri şimdi Vietnamlı ortağı iile orada büyük bir yatırım planlıyor.
Polin Grubu, Vinpearl adasında golf ve otel yatırımı için adım atmış durumda.
Na Thang’ın en büyük müşterileri Ruslar haline geldi. İşin ilginç yanı Rusları buraya getiren Türk tur operatörler.
Vietnam, 2,5 milyon ton balık ve deniz ürünü ile dünyada denizden en fazla yararlanan ülkelerden biri. Muhtemel ki bir balık restoranında onların ürünleri tabağına geliyor olabilir.
Sonuçta onlar bize bire on daha fazla mal satıyor. Dış ticaretimizi bir şekilde iyileştirmek zorundayız. Güneydoğu Asya, geleceğin cazibe merkezi ve biz de orada kendimizi yeniden konumlandırmalıyız.
Haftada beş gün bu sayfalarda buluşmak niyetiyle…

IMG_2766.JPG

IMG_2718.JPG

IMG_2767.JPG

IMG_2754.JPG

Baklavanın alâsı Tarsus’ta mıdır?

Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı Burhaneddin Kocamaz ile Mersin üzerine sohbetimizi Tarsusi kahvesi ile yaptık. Narenciye Festivali için gitmişken şehrin yeni başkanına hayırlı olsun, dedik.
Tarsusi kahvesi çay bardağında servis ediliyor. Duble olsun diye Tarzı Hususi olarak böyle sunuluyor ama zamanla Tarsusi adını alıyor.
Kocamaz, Tarsuslu olunca ve 20 yıl burada başkanlık yapınca söz hep oraya kayıyor.
Mesela, baklavanın hasının, alâsının Tarsusta olduğunu söylüyor başkan.
Cevizli Tarsus baklavasının 15 yıl İzmir Fuarında birincilik aldığını da öğreniyoruz.
Ancak ustanın çocukları baba mesleği yerine üniversitede kariyer yapmayı seçince, meslek unutuluyor. Antep Baklavası da bu boşluktan istifade ederek şöhret buluyor.Gaziantepliler bu iddiaya ne der bilinmez ama şimdi Kocamaz’ın baklavadan önemli dertleri var.
Mersin, Türkiye’nin en önemli liman şehirlerinin başlarında geliyorr.
Türkiye’nin en büyük ikinci havalimanı Tarsus ilçesi sınırlarında yapılma amacı da Mersin’in liman özelliği sebebiyle bir zorunluluk halini almıştı.Üç yıl önce başlanan havalimanı inşaatı durmuş halde.
Burhaneddin Kocamaz, havalimanının baştan yanlış bir proje olduğunu söylüyor. Öncelikle tarım arazisine uygun bir yer seçilmesinin yanlış olduğunu belirtiyor. Tarsus’ttaki 10 bin dönüm arazinin dörtte biri nar bahçesi, beşte birinin de portakal bahçesiymiş. Geri kalanın da çoğu farklı ürünlerin ekildiği verimli tarlalardan oluşuyormuş.
Bürokrasi kör bir inatla burada ısrar etmiş ve bakanlık yanlış yönlendirilmiş.
Bahçelerin dönüm fiyatları da kamulaştırma ile birlikte katlanarak artmış. Dönümü 5 bin liralık bahçeler önce 12 bin liraya, ardından 18 bin liraya çıkmış. Eğer mahkemeye intikal etmişse dönümü 24 bin lira olan kısımları olmuş.
Başka bir havalimanı işletmecisi Mersin’e geldiğinde havalimanı için “29 yıllığına bana verseler bile ben bunu almazdım” demiş. Bu tesisler için makul süre 49 yıl olmalı halbuki Çukurova Bölgesel Havalimanı 9 yıllığına verildiğini hatırlatmış.
İhale yanlış yapılınca birinci yılın sonunda şirket zora giriyor. Artık havalimanı inşaatı durmuş vaziyette. Ne olacağı belli değil ama giden toprak geri gelmiyor.
Dahası köylüler, çiftçiler sattıkları arazinin parasını tükettiler şimdi perişan haldeler.
İşin bir de liman tarafı var. Limana ilgi yoğun ve artarak da devam ediyor.
Mersin’de tarımın ekonomideki ağırlığı yüzde 20 ama limanın ekonomik değeri daha fazla.
Mersin Serbest Bölgesi iki ayrı yerde ama tek yönetim altında faaliyet gösteriyor.
Şişe Cam’ın üç ayrı fabrikası bulunuyor. Düz cam tesisleri, dünyanın kendi alanındaki en büyük tesisi durumunda.
Paşabahçe yanı sıra grubun bir de Kromsan tesisi bulunuyor.
Toros Gübre’nin fabrikası da aynı şekilde bölgenin güçlü tesislerinden biri. Ancak Toros’un imar planında liman genişleme alanı olarak görünen yerleri de aldığını ve geri almak için dava açılmış. Büyükşehir de bu davayı destekliyor.
Çünkü limanda yeri olan herkes ek arazi istiyor.
En son Kastamonu Entegre 450 dönüm yer almış. Ayrıca Hayat Kimya için de ayrı bir yer alınmış.
Liman oteli zorunlu kılıyor. 8 ayrı otel yatırımı için başvuru yapılmış. Divan otelleri en hızlı adım atanların başında geliyor.
Otel deyince Türkiye’nnin ilk gökdeleni kabul edilen halen Radisson Blu olarak hizmet veren 45 katlı otelini unutmamak gerekiyor.
Otelden bakınca Mersin’in hali hiç de iyi görünmüyor.
Yapılaşma hatalarının yanı sıra sıhhi olmayan güneş ısıtma sistemleri de şehri çirkinleştiriyor.
Başkan Kocamaz, kentsel dönüşümün şart olduğunu söyleyerek kısa vaddede güneş ısıtma sistemleriyle ilgileneceklerini hatırlatıyor. Nasıl bir çözüm bulunacağı kesin belli değil ama en azından renk karmaşısını gidermek için tek renge dönüşebileceği bekleniyor.
Mersin bir tarım şehri olduğu için Kocamaz, büyükşehirlere verilen tarım destekleme imkanlarını da devreye sokacaklarını anlatıyor. Buna göre, endüstriyel portakal üretimi ve zeytin işlemede örnek tesisler kurulması sözkonusu olacak.Aynı şekilde ürünlerin değerlendirilmesi için belediye olarak soğuk hava depoları kurma projeleri var.
Çünkü büyük göç alan Mersin’de kış aylarında işsizlik oranı yüzde 29’a çıkıyor.
Son olarak da Suriyeli mülteciler Mersin’e gelerek dengelerin daha da bozulmasına sebep olmuş.
Resmiyette 48 bin olan Suriyeli mülteci sayısının yüz bin civarında olduğu tahmin ediliyor. Şehirde 5 Suriyeli okulu açılmış durumda. Bunlardan üçü Arapça ikisi Türkçe müfredat takip ediyor.
Suriyeliler tarafından 170 şirket kurulmuş şehirde ve Suriyeli İşadamları Derneği bile var.
Mersin deyince akla cezerye, tantuni ve narenciye bahçeleri geliyor. Bu kadar sorun arasında bu güzel değerleri öne çıkarmak zor olsa da şehrin yöneticileri bu değerlerin unutulmaması gerektiğini düşünüyor. Dün yazdığım portakallı baklava da bu arayışla ortaya çıkanlardan.

Güçlü dolar dünyayı kurtarır mı?

Dün HSBC Dünya Başekonomisti Stephen King ile dünya pisayaları ve kur savaşları üzerine sohbet etme imkanı bulduk.
Stephen King’in son kitabı “Para Bitince” adıyla çıktı.
Bu Stephen King, onlarca korku kitabı olan Stephen King değil. Ancak bunun da senaryoları para piyasalarında korkuya neden olabiliyor. Son kitabı da öyle.
Sohbet konusu dünya piyasaları olunca, zaten korku ve endişenin kaynağına dokunmuş oluyorsunuz. Çünkü dolar, euro ve yen arasında kur çekişmesi yaşanıyor. Bu çekişme bütün dünyayı etkiliyor ve önümüzdeki bir buçuk yıl da kesin olarak etkilemeyi sürdürecek.
Sohbette temel iki konu vardı: Güçlü dolar dünyayı kurtarır mı? Rusya, nasıl bir tavır sergilemeye devam edecek?
Biri süregelen bir finansal hareket olacak ve zor yorumlanabilecek bir cevabı var. Diğerinin cevabı kolay çünkü hiç tahmin edilemeyen jeostratejik siyasi bir hamle olacak. HSBC ekonomistleri, siyasi kararların yüzde 80 etkili olan bir ortam için tahmin yapmanın zor olduğu görüşündeler.
Stephen King’in yanı sıra Gelişen Pisayasalar Başekonomisti Murat Ülgen, bankanın Döviz Stratejisti David Bloom ile HSBC Türkiye Başekonomisti Melis Metiner de sohbette hazır bulundu. Soru cevapla geçen diyaloglarımızdan derlediğim notları paragraflar halinde sunuyorum. Yorumları size bırakıyorum…
. Gelişmekte olan piyasalar iyi bir hikaye yaratmışlardı ancak bu tatlı hikayenin biraz tadı kaçtı. Dünyada esen sert rüzgarlar nedeniyle makro ekonomik performanslar iyi gitmiyor.Dünya ekonomileri büyümüyor,ticaret hacmi artmıyor.Yeterince ihracat yok. Daha da önemlisi bu istikrarsız ortamda sermaye hareketlerinde de bozulmalar var.Gelişmekte olan ekonomilerin yapısal reform sorunları var. Sadece para politikaları ile faiz indirmekle bu sorunlar çözülmez. Mali politikalarla ilgili de sıkıntılar var. Kolay çözüm yok, herkesin ev ödevini iyi yapması lazım,
. Türkiye ekonomisi için orta ve uzun vadede temkinli bir bakış açımız var. Gelişmekte olan ülkeler gibi Türkiye’nin de yapısal reformlara ihtiyacı var. Tasarruf açığı önemli sorun. Daha esnek bir emek piyasasının oluşturulması da önemli. Türkiye’nin de yapısal reformlar konusunda ev ödevini yapması gerekiyor. Karar alıcılar nezdinde bu yapısal konulara doğru teşhis konularak, detaylı bir yol haritası hazırlandı. Eğer bu yol haritası etkin bir şekilde uygulanır ve sonuçları da daha kısa vadede alınırsa Türkiye ile ilgili beklentilerimiz orta ve uzun vadede daha da iyimsere döner düşüncesindeyiz.
. Yükselen piyasaları etkileyen çevresel faktörler kötüleşiyor. Bunun başlıca nedenleri doların değer kazanması, likiditenin azalması, küresel emtia fiyatlarındaki düşüş, Çin’in büyümesindeki gerileme ve gelişen ekonomilerin genelinde yaşanan hayal kırıklığı. Piyasalar şu anda, ABD ve AB’nin para politikalarının diğer piyasaları nasıl etkileyeceğini izliyor.
. Yükselen pazarlarda büyüme 2012 yılından bu yana hız kaybetti. Bunun temel nedeni küresel ticaretin yetersizliği. Finans krizinden bu yana uygulanan gevşek para politikaları ve kredi şartlarının sona ermesi de yükselen ekonomileri zorlayan unsurlar.
. Yükselen ekonomiler aynı zamanda rekabet kaybı yaşıyorlar. İşgücü maliyetinin artması ve işsizlik oranlarının nispeten düşük olması bunun başlıca nedenleri olarak ön plana çıkıyor.
. Dünyadaki ortak görüş, yükselen ekonomilerden bir peri masalı bekliyordu; ama bu beklentinin çok fazla iyimser olduğunu gördük. Merkez bankalarının faiz beklentileri gerçekleşmedi; şimdi deflasyonla mücadele etmeye çalışıyorlar. İstihdam piyasaları değişti; maliyetler arttı. Şirketler uzun vadeli yatırım yapmak istemiyorlar. Euro bölgesinde, yük paylaşımı söz konusu değil. Avrupa Merkez Bankası’nın parasal genişleme politikası duruma yardımcı olsa da, euro bölgesindeki sorunu çözüme kavuşturamadı.
. Batı dünyası “Japonlaşma” sorunu yaşıyor. Para politikaları Avrupa için hiçbir zaman bir çözüm olmadı; Avrupa’nın yapısal reformlara ihtiyacı var.
.Daha güçlü bir dolar dünyayı kurtarabilir mi? Hayır, ama Türkiye’ye yardımcı olur. Dünya genelinde emtia fiyatları düşüyor. Bu Türkiye için kısa vadede olumlu bir gelişme. Petrol ve emtia fiyatlarının gerilemesi, cari açık ve enflasyonun gerilemesine yardımcı olur.
. Doların yükselmesinden kar sağlayacak iki ülke Hindistan ve Türkiye. Dolar yüzde 5 oranında yukarı hareket etti. Bu oran önümüzdeki dönemde yüzde 10 daha yukarı tırmanacak. Doların yükselişi ne kadar sürer diye soracak olursak, bu deflasyon zehrinin ABD’ye ne kadar sıçrayacağına bağlı.
. Döviz savaşları yaşanan sorunlara cevap değil. Çözüm için harekete geçmek; fabrika açmak, istihdam yaratmak gerekli. Bugün dünya genelinde jeopolitik sorunlar yükseldikçe, dolar yükselmeye devam edecek. Bugün döviz ticaretinin yüzde 87’sini dolar oluşturuyor. Önümüzdeki 15 ay boyunca doların hakimiyeti devam edecek; ama dünyanın çok çabuk değiştiğini de unutmamak gerekir.
. Yükselen piyasalara yönelik hayal kırıklığı söz konusu. Büyük yatırım fırsatı sunan ülkelerde, hikayenin tadı kaçmış durumda. Bunun başlıca nedenleri arasında, küresel ticaretin zayıflaması, sermaye piyasalarında oynaklık; yatırım ortamının tatmin edici olmaması ve FED’in para politikasını normalleştireceği yönündeki sinyaller sayılabilir.
. Tüm bu gelişmeler yükselen piyasalarda verimlilik kaybına da neden oluyor. Bunu telafi edecek bir yol lazım. Bunun kolay para politikaları olmadığını gördük. Yapısal reformlara ihtiyacımız var. İşgücü verimliliğinin artması, altyapı, teknoloji, Ar-Ge, eğitim, sağlık yatırımları şart. Reel ücret artışını verimlilikle baş başa getirmemiz gerekiyor. Sonuçta Avrupa Merkez Bankası’nın atacağı adımlar faydalanacağız ama öncelikle ev ödevimizi yapmamız gerekiyor. Enflasyonun aşağı çekilmesi şart. Bunun için tasarruf araçlarının artırılması, finansal piyasaların değerlendirilmesi gündeme gelebilir.
Döviz. altın, emtia ve diğerleri için herşey tahminlerden mi ibaret? Hayır, çünkü dünyada herşey çok hızlı değişiyor.

Mersin Narenciye Festivali

image

image

image

image

image

Fikri Türkel
@FikriTurkel